Zihin felsefesi
İnsan zihninin süreksizliği: Neden birbirimizi anladığımızı zannederiz?
İnsan zihni bir kamera değildir. Eksik parçaları tamamlar, boşlukları doldurur, anlam üretir ve çoğu zaman ürettiği anlamın içinde yaşar.
İnsanın en büyük yanılgılarından biri, kendisini kesintisiz ve berrak bir varlık zannetmesidir.
Uyanırız, hatırlarız, düşünürüz, karar veririz, konuşuruz, üzülürüz, seviniriz, öfkeleniriz, alınırız, ikna oluruz, reddederiz. Bütün bunların arkasında sanki sabit, sağlam, yekpare bir “ben” varmış gibi yaşarız.
Oysa insan zihni bu kadar düz çalışmaz.
İnsan gördüğünü gördüğünü zanneder. Duyduğunu duyduğunu zanneder. Hatırladığını hatırladığını zanneder. Anladığını anladığını zanneder.
Çağdaş psikoloji, nörobilim ve bilişsel bilimlerin son yüzyılda ortaya koyduğu temel sonuçlardan biri şudur: İnsan zihni dış dünyayı olduğu gibi kaydetmez. Onu seçer, eksiltir, tamamlar, yorumlar, yeniden kurar ve çoğu zaman bu kurduğu şeyi “gerçek” zanneder.
İnsan zihni bir kamera değildir. Bir kayıt cihazı değildir. Bir mahkeme tutanağı değildir. Daha çok eksik parçaları tamamlayan, boşlukları dolduran, anlam üretmeye çalışan ve sonra ürettiği anlamın içinde yaşamaya başlayan bir sistemdir.
İnsan çoğu zaman dünyayla doğrudan değil, zihninin kurduğu temsil üzerinden ilişki kurar.
Algı: Dış dünyayı görmeyiz, ondan bir dünya kurarız
Gündelik hayatta algıyı genellikle pasif bir işlem gibi düşünürüz. Sanki dışarıda bir dünya vardır; göz onu görür, kulak onu duyar, deri ona temas eder ve biz de olup biteni olduğu gibi algılarız.
Bu basit model rahatlatıcıdır ama yetersizdir.
Çağdaş bilişsel bilimde giderek daha fazla önem kazanan predictive coding ya da predictive processing yaklaşımı, beynin yalnızca dışarıdan veri alan bir organ olmadığını, aynı zamanda sürekli tahminde bulunan bir sistem olduğunu söyler. Beyin dış dünyadan gelen duyusal verileri beklemez; neyle karşılaşacağını önceden tahmin eder, gelen veriyi bu tahminlerle karşılaştırır ve farkları azaltmaya çalışır.
Karl Friston’ın free-energy principle ve predictive coding üzerine çalışması, algı ve kategorizasyonu beynin çözmeye çalıştığı bir çıkarım problemi olarak ele alır. Anil Seth de bilinç ve algı üzerine çalışmalarında algının dış gerçekliğin doğrudan kopyası değil, beynin bedene bağlı tahmin süreçleriyle ilişkili olduğunu vurgular.
Bu düşünceyi gündelik dile çevirirsek şunu söyleyebiliriz: İnsan çoğu zaman gördüğü şeyi görmez; görmeye hazır olduğu şeyi görür.
Bu, “her şey özneldir” demek değildir. Dış dünya yoktur demek de değildir. Mesele daha inceliklidir. Dış dünya vardır; fakat bizim deneyimlediğimiz dünya, dış dünyanın kendisi değil, sinir sistemimizin onunla kurduğu ilişkiden doğan bir temsildir.
Bu temsil işe yarar. Hayatta kalmamızı sağlar. Fakat aynı zamanda bizi yanıltır. Çünkü zihin, eksik bilgiyle hızlı sonuç üretmek zorundadır. Bu hızın bedeli, kesinlik yanılsamasıdır.
Dikkat: Orada olanı değil, dikkatimizin izin verdiğini görürüz
Algının bu kurucu niteliğine bir de dikkatin sınırlılığı eklenir. Dikkat, insan zihninin projektörü gibidir. Nereye tutulursa orası aydınlanır. Fakat projektörün aydınlattığı yerin dışında da çok şey vardır. Biz ise çoğu zaman sadece aydınlanan bölgeyi dünya zannederiz.
Daniel Simons ve Christopher Chabris’in “görünmez goril” deneyi bu konuda çarpıcı bir örnektir. Katılımcılardan basketbol topu paslaşan insanların pas sayılarını takip etmeleri istenir. Bu sırada goril kostümlü biri sahneden geçer. Katılımcıların önemli bir kısmı, gözlerinin önünden geçen bu beklenmedik figürü fark etmez.
Buradaki mesele gözün görmemesi değildir. Mesele dikkatin görmeye izin vermemesidir. Bir şeye bakıyor olmamız, onu gerçekten gördüğümüz anlamına gelmez.
İş hayatında, aile ilişkilerinde, toplantılarda, müzakerelerde, eğitimlerde, sosyal medyada aynı sorun sürekli karşımıza çıkar. İnsanlar konuşulan şeyi dinlediklerini düşünürler. Fakat çoğu zaman yalnızca kendi dikkatlerinin seçtiği bölümü duyarlar.
Böyle olduğunda konuşma devam eder. Fakat temas kopmuştur.
Zihin süreksizdir. Dikkat bölünür. Anlam kesilir. İnsan da bu kesintileri fark etmeden konuşmaya devam eder.
Hafıza: Geçmişi saklamayız, yeniden kurarız
İnsanın kendine güvenmesinin en önemli sebeplerinden biri hafızadır. “Ben bunu yaşadım”, “ben bunu duydum”, “ben bunu hatırlıyorum” dediğimiz anda, zihnimizde güçlü bir kesinlik duygusu oluşur.
Fakat hafıza da bir kayıt cihazı gibi çalışmaz.
Frederic Bartlett’in 1932 tarihli klasik çalışması Remembering, hafızanın yeniden kurucu niteliğini ortaya koyan önemli metinlerden biridir. Bartlett, insanların hatırlarken geçmişi olduğu gibi geri çağırmadıklarını; onu kendi şemaları, kültürel beklentileri ve anlamlandırma biçimleriyle yeniden inşa ettiklerini gösterdi.
Daha sonra Elizabeth Loftus’un false memory ve misinformation effect üzerine çalışmaları da hafızanın dışarıdan gelen telkinlerle değişebildiğini, insanların hiç yaşanmamış ya da farklı yaşanmış olayları son derece gerçekmiş gibi hatırlayabildiğini gösterdi.
İnsanlar çoğu zaman kendi hatıralarını mutlak delil gibi kullanır. “Ben böyle hatırlıyorum” cümlesi, konuşmayı kapatan bir mühür gibi davranır. Oysa daha dikkatli cümle şudur:
“Zihnim şu anda geçmişi böyle yeniden kuruyor.”
İki insan arasında yaşanan bir tartışmada, taraflardan biri yalan söylüyor olmayabilir. İkisi de kötü niyetli olmayabilir. İkisi de kendi açısından dürüst olabilir. Fakat ikisinin hafızası da olayı farklı biçimde yeniden kurmuş olabilir.
Olayın kendisi bir defa yaşanır. Fakat zihin onu defalarca yeniden yazar.
Dil: Deneyimin kendisi değil, eksik bir taşıyıcısı
İnsan zihninin süreksizliğini daha da karmaşık hale getiren unsur dildir. Dil olmadan karmaşık düşünce kurmamız, toplumsal hayatı düzenlememiz, eğitim vermemiz, kültür aktarmamız, hukuk kurmamız, ticaret yapmamız neredeyse imkansızdır. Fakat her araç gibi dilin de sınırları vardır.
Bir kelime, deneyimin kendisi değildir. Bir cümle, yaşantının tamamını taşımaz. Bir açıklama, anlatılmak istenen şeyin birebir kopyası değildir.
Konuşan kişi, kendi zihnindeki bir deneyimi kelimelere çevirir. Dinleyen kişi ise o kelimeleri kendi deneyimleri, beklentileri, korkuları, arzuları ve çağrışımları içinde yeniden kurar.
Yani iletişim iki zihin arasında düz bir aktarım değildir.
Bir yönetici “bu işi biraz hızlandıralım” der. Bir çalışan bunu “bana güvenmiyor” diye duyabilir. Bir müşteri “bunu tekrar değerlendirelim” der. Satıcı bunu “iptal ediyor” diye anlayabilir.
Cümle aynıdır. Fakat zihindeki karşılığı aynı değildir.
George Lakoff ve Mark Johnson’ın Metaphors We Live By adlı çalışmasında vurguladığı gibi, metaforlar yalnızca süslü anlatım araçları değildir; düşünme biçimimizi de şekillendirir. Bu metaforlar fark edilmediğinde, insanlar aynı kelimeleri kullansalar bile aynı dünyada konuşmazlar.
Hızlı zihin, yavaş zihin ve kendini haklı çıkarma eğilimi
Daniel Kahneman’ın Thinking, Fast and Slow kitabıyla popüler hale gelen hızlı ve yavaş düşünme ayrımı, insan zihninin süreksizliğini anlamak için kullanışlıdır.
Kahneman’ın System 1 dediği hızlı düşünme biçimi sezgisel, otomatik, hızlı ve zahmetsizdir. System 2 ise daha yavaş, dikkat isteyen, analiz yapan ve enerji harcayan düşünme biçimidir.
Gündelik hayatta çoğu zaman hızlı sistemle yaşarız. Bu kötü değildir. Hatta zorunludur. Fakat hızlı sistemin bedeli vardır.
Hızlı zihin boşlukları çabuk doldurur. Eksik bilgiyle sonuca gider. Belirsizliği sevmez. Kendi varsayımını gerçek zanneder. Özellikle de tehdit algıladığında savunmaya geçer.
Bu yüzden insan çoğu zaman önce tepki verir, sonra tepkisine gerekçe bulur.
“Ben sadece mantıklı düşündüm.” “Ben haklı olarak alındım.” “Ben zaten ne demek istediğini anladım.” “Ben onun niyetini biliyorum.”
Fakat çoğu zaman bilinen şey niyet değildir. Kişinin kendi zihninde oluşan niyet tahminidir.
İnsan yalnızca yanılan bir varlık değildir. Yanıldığını da çoğu zaman fark etmeyen bir varlıktır.
Benlik hissi: Bütün bu dağınıklığı kim bir arada tutuyor?
Bütün bunların üstünde daha derin bir soru vardır: Bu kesintili algıları, yarım yamalak dikkat parçalarını, yeniden kurulmuş hatıraları, eksik kelimeleri ve hızlı tepkileri kim bir arada tutuyor?
İnsan kendisini bir “ben” olarak hisseder. Bu his gündelik hayat için o kadar temeldir ki, çoğu zaman onu düşünmeyiz bile.
Fakat bu “ben” hissi de basit değildir.
Antonio Damasio, bilincin ve benlik hissinin bedenle, duygularla ve organizmanın kendini düzenleme süreçleriyle ilişkisini vurgular. Thomas Metzinger ise benlik deneyimini, beynin oluşturduğu bir self-model üzerinden tartışır.
Bu, “ben yoktur” gibi aceleci ve yüzeysel bir sonuca varmayı gerektirmez. Daha dikkatli söylemek gerekir: Benlik hissi vardır; fakat sandığımız kadar basit, sabit ve şeffaf değildir.
Kendini bilmek yalnızca hangi yemeği sevdiğini, hangi mesleğe yatkın olduğunu veya hangi insanlarla iyi anlaştığını bilmek değildir. Kendini bilmek, kendi zihninin nasıl yanıldığını bilmeyi de gerektirir.
İnsan ilişkilerinin gizli problemi: Herkes kendi temsilini dinliyor
Buraya kadar söylenenleri insan ilişkilerine getirdiğimizde, karşımıza çok basit ama çok güçlü bir sonuç çıkar:
İnsanlar çoğu zaman birbirini dinlemez. Birbirine dair kendi iç temsilini dinler.
Bir insan konuşurken, karşısındaki kişi yalnızca onun kelimelerini duymaz. Kendi geçmişini, korkularını, beklentilerini, öfkesini, ihtiyacını, statü kaygısını, değer görme arzusunu, haklı çıkma isteğini de işin içine katar. Sonra bütün bunlardan oluşan karışımı, karşısındaki insanın söylediği şey zanneder.
Bu nedenle yanlış anlaşılma, iletişimin istisnası değildir. Çoğu zaman varsayılan durumudur.
Doğru anlaşılma ise kendiliğinden olmaz. Emek ister. Durma ister. Tekrar sorma ister. Kendi yorumunu askıya alma becerisi ister. “Ben bunu böyle duydum ama acaba gerçekten bunu mu söyledi?” diyebilme olgunluğu ister.
Soft skills, insan zihninin bu süreksiz, seçici, savunmacı, yanılmaya yatkın ve temsil üreten yapısını hesaba katabilme becerisidir.
Alınganlık, ego ve yanlış temsil
İş hayatında birçok sorun teknik yetersizlikten değil, yanlış temsil üretiminden doğar.
Bir cümle fazla kısa yazılır, saygısızlık sanılır. Bir cevap geç gelir, önemsenmemek sanılır. Bir düzeltme yapılır, değersiz görülmek sanılır. Bir soru sorulur, sorguya çekilmek sanılır. Bir sessizlik olur, düşmanlık sanılır.
İnsan zihni boşluk sevmez. Bilgi eksikse boşluğu hikayeyle doldurur. Bu hikaye bazen makuldür. Bazen tamamen yanlıştır. Fakat hikaye bir kere duyguyla birleştiğinde, kişi onu gerçek gibi yaşamaya başlar.
Alınganlık yalnızca hassasiyet değildir. Çoğu zaman eksik veriden fazla anlam üretmektir.
Profesyonellik, bu anlam üretimini tamamen durdurmak değildir. Bu mümkün değildir. Profesyonellik, zihnin ürettiği ilk anlamla hemen özdeşleşmemektir.
Bir an durabilmek. Kendi yorumunu fark edebilmek. Veriyle hikayeyi ayırabilmek. Duyguyu inkâr etmeden, onu tek gerçek haline getirmemek.
Eğitim ve danışmanlık neden burada devreye girer?
Birçok eğitim programı iletişim, liderlik, ikna, takım çalışması, müşteri ilişkileri gibi başlıkları ayrı ayrı ele alır. Bu başlıkların hepsi değerlidir. Fakat bunları yalnızca davranış reçetelerine indirgemek büyük eksikliktir.
Çünkü davranışın arkasında algı vardır. Algının arkasında dikkat vardır. Dikkatin arkasında beklenti vardır. Beklentinin arkasında hafıza vardır. Hafızanın arkasında kişinin kendi hikayesi vardır.
İnsan yalnızca ne yapacağını öğrenerek değişmez. Bazen neyi nasıl yanlış gördüğünü fark etmesi gerekir.
Bu nedenle gerçek öğrenme, yalnızca bilgi edinme değildir. Kendi otomatikliğini fark etme sürecidir.
Sonuç: İnsan zihni kırık değildir; fakat kesintisiz de değildir
İnsan zihninin süreksizliğini anlamak, insanı küçültmez. Tam tersine, insanı daha gerçekçi biçimde ele almayı sağlar.
İnsan aptal değildir; ama yanılmaya açıktır. İnsan kötü niyetli olmak zorunda değildir; ama yanlış anlayabilir. İnsan yalan söylemiyor olabilir; ama yanlış hatırlıyor olabilir. İnsan dinliyor olabilir; ama yalnızca kendi duymaya hazır olduğu şeyi duyuyor olabilir.
Bunları bilmek, insanı suçlamak için değil, insanla daha doğru çalışmak için gereklidir.
Çünkü iletişim dediğimiz şey, iki kelime arasında değil, iki zihin arasında gerçekleşir. Ve bu zihinlerin ikisi de eksik görür, eksik duyar, eksik hatırlar, eksik anlar. Buna rağmen ilişki kurmaya, birlikte çalışmaya, öğrenmeye, üretmeye ve karar vermeye çalışırız.
Kendini bilmek, yalnızca “ben kimim?” sorusuna büyük bir cevap aramak değildir. Bazen daha sade ve daha zor bir şeydir:
“Ben şu anda neyi gerçekten duyuyorum, neyi kendi zihnimde tamamlıyorum?”
Bu soru sorulmadığında, insan kendi zihninin ürettiği temsillerin içinde yaşar. Bu soru sorulduğunda ise düşünme, iletişim ve öğrenme başka bir seviyeye geçer.
Kaynak dayanakları
- Barrett, 2017 - How Emotions Are Made
- Bartlett, 1932 - Remembering
- Damasio, 1999 - The Feeling of What Happens
- Friston, 2009 - Predictive coding under the free-energy principle
- Gazzaniga, 2011 - Who’s in Charge?
- Kahneman, 2011 - Thinking, Fast and Slow
- Lakoff & Johnson, 1980 - Metaphors We Live By
- Loftus, 2023 - Eyewitness testimony and memory distortion review
- Metzinger, 2003 - Being No One
- Seth, 2014 - A predictive processing theory of sensorimotor contingencies
- Simons & Chabris, 1999 - Gorillas in our midst
Paylaş
FilozofKral