Performans psikolojisi

Kaygı performansı nasıl düşürür?

Bir miktar stres insanı toplar. Fazlası ise dikkati daraltır, çalışma belleğini yorar ve insanın kendi kapasitesine erişimini bozar.

İş hayatında kaygı çoğu zaman yanlış anlaşılır. Bazı insanlar kaygıyı tamamen yok edilmesi gereken bir sorun gibi görür. Bazıları da “baskı iyidir, insanı diri tutar” diyerek her gerilimi verimlilik sanır.

İkisi de eksiktir.

Çünkü insanın belirli bir uyarılma seviyesine ihtiyacı vardır. Tamamen gevşek, ilgisiz ve dağınık bir zihin iyi performans göstermez. Biraz gerilim dikkati toplar. Biraz önem hissi insanı hazırlar. Biraz stres, yapılacak işin ciddiyetini hatırlatır.

Fakat kaygı belli bir eşiği geçtiğinde artık performansı desteklemez. Onu yemeye başlar.

İnsan dışarıdan hâlâ çalışıyor görünür. Toplantıdadır, sunumdadır, sınavdadır, müşteri karşısındadır, karar masasındadır. Ama içeride zihinsel kaynaklarının önemli bir kısmı işin kendisine değil, işin başına gelebilecek kötü senaryolara harcanmaya başlamıştır.

Bu yüzden yüksek kaygı sadece “kötü hissetmek” değildir. Yüksek kaygı, insanın kendi kapasitesine erişimini daraltır.

Biraz stres neden işe yarayabilir?

Performans için sıfır stres ideal değildir. Bir konuşmaya çıkmadan önce hiçbir şey hissetmeyen insan bazen yeterince hazır olmayabilir. Bir müşteri görüşmesinin önemini hiç hissetmeyen satışçı dikkatsizleşebilir. Bir kararın riskini hiç taşımayan yönetici fazla rahat davranabilir.

İnsanın sinir sistemi, önem taşıyan durumlarda uyanır. Dikkat artar. Enerji yükselir. Zihin “burada bir şey oluyor” der.

Klasik psikoloji literatüründe Yerkes ve Dodson’ın 1908 tarihli çalışması, uyarılma düzeyi ile performans arasındaki ilişkiyi düşünmek için sık kullanılan başlangıç noktalarından biridir. Bu ilişki çoğu zaman ters U eğrisiyle anlatılır: Çok düşük uyarılmada performans zayıftır; orta düzey uyarılmada performans artabilir; aşırı uyarılmada ise performans düşmeye başlar.

Bu model her durumu tek başına açıklamaz. İnsan zihni, iş hayatı ve modern performans sahneleri tek bir eğriye sığmayacak kadar karmaşıktır. Ama önemli bir şeyi iyi anlatır: Mesele stresi tamamen yok etmek değildir. Mesele, stresin insanı harekete geçiren seviyede kalması; zihni ele geçiren kaygıya dönüşmemesidir.

Kaygı zekayı yok etmez, zekaya erişimi bozar

Yüksek kaygı hakkında konuşurken dikkatli olmak gerekir. Kaygı insanın zekasını kalıcı olarak düşürmez. İnsan bir anda daha az zeki olmaz.

Ama kaygı, kişinin zekasını kullanma biçimini bozar.

Çünkü iyi performans yalnızca bilgiye sahip olmakla ilgili değildir. O bilgiyi doğru anda hatırlamak, doğru parçayı seçmek, dikkatini dağıtmamak, karşı tarafı dinlemek, kendini izleyebilmek ve karar verirken gereksiz ihtimaller içinde kaybolmamak gerekir.

Kaygı yükseldiğinde zihin iki işi aynı anda yapmaya çalışır: Bir yandan görevi yapmaya çalışır. Bir yandan da tehlike taraması yapar.

“Ya yanlış söylersem?” “Ya yetersiz görünürsem?” “Ya beni küçümserlerse?” “Ya hata yaparsam?” Bu sorular bazen faydalı bir hazırlık işareti olabilir. Fakat gerçek performans anında sürekli açık kalırlarsa, zihnin çalışma alanını işgal ederler.

İşte bu yüzden insan bildiği şeyi söyleyemez. Normalde görebileceği bağlantıyı göremez. Kolay kurduğu cümleyi kuramaz. Daha önce yaptığı işi, kritik anda olduğundan daha zor yaşar.

Sorun kapasite eksikliği değildir. Sorun, kapasitenin kaygı tarafından bloke edilmesidir.

Çalışma belleği daraldığında performans düşer

Kaygının performansı düşürmesinin en önemli yollarından biri çalışma belleği üzerindeki etkisidir.

Çalışma belleği, zihnin o anda aktif tuttuğu bilgileri işleme alanıdır. Bir sunum sırasında sıradaki fikri hatırlamak, karşı tarafın sorusunu anlamak, önceki cümleyi yeni cümleye bağlamak, bir pazarlıkta sayıları akılda tutmak veya toplantıda söylenenleri karar bağlamına yerleştirmek çalışma belleğiyle ilgilidir.

Yüksek kaygı bu alanı daraltır.

Eysenck ve Calvo’nun işleme verimliliği teorisi ile Eysenck, Derakshan, Santos ve Calvo’nun dikkat kontrolü teorisi bu konuda önemli bir çerçeve sunar. Bu yaklaşıma göre kaygı, özellikle dikkat kontrolünü ve çalışma belleğiyle ilişkili yürütücü işlevleri zorlar. İnsan bazen görevi tamamlar, hatta dışarıdan bakıldığında sonuç fena görünmeyebilir; fakat aynı işi yapmak için daha fazla zihinsel enerji harcar.

Bu ayrım önemlidir. Kaygılı insan her zaman başarısız olmaz. Bazen başarır, ama çok pahalıya başarır. Aynı işi daha fazla yorularak, daha fazla gerilerek, daha fazla kendini tüketerek yapar.

Performans sadece sonuç değildir. Performans, sonuca ulaşırken harcanan zihinsel maliyettir de.

Kaygı dikkati yanlış yere taşır

Yüksek kaygı altında dikkat çoğu zaman işten çıkar, benliğe döner.

Sunum yapan kişi “Bu fikri nasıl daha net anlatırım?” sorusundan uzaklaşıp “Şu an nasıl görünüyorum?” sorusuna saplanabilir.

Toplantıdaki yönetici “Bu ekip şu anda hangi bilgiyi kaçırıyor?” diye bakmak yerine “Otoritem sarsılıyor mu?” diye düşünmeye başlayabilir. Satışçı “Müşteri aslında hangi riski anlatıyor?” diye dinlemek yerine “Ya bu satışı kapatamazsam?” kaygısına gömülebilir.

Bu olduğunda kişi sahneyi okumaz. Kendini izler.

Kendini izleme arttıkça doğal akış bozulur. Cümleler sertleşir, beden donar, dinleme zayıflar, yaratıcı bağlantılar kaybolur. İnsan durumu yönetmek yerine kendi görüntüsünü yönetmeye çalışır.

Baskı en çok iyi olanları da bozabilir

Baskı altında zorlanan insanlar her zaman hazırlıksız veya yetersiz insanlar değildir. Bazen tam tersidir.

Zor görevlerde yüksek kapasiteye sahip insanlar, başarılarını çoğu zaman çalışma belleğini iyi kullanmaya borçludur. Karmaşık bilgileri aynı anda tutar, bağlantı kurar, strateji seçer, ayrıntıları ayıklarlar.

Fakat performans baskısı bu çalışma belleğini kaygıyla doldurduğunda, kişinin en güçlü tarafı devre dışı kalabilir. Beilock ve Carr’ın “choking under pressure” üzerine çalışmaları, baskının özellikle çalışma belleği talebi yüksek görevlerde performansı nasıl bozabildiğini göstermesi bakımından önemlidir.

Normalde parlak olan biri kritik sunumda tutuklaşır. Normalde hızlı düşünen biri üst yönetim karşısında basit bağlantıları kaçırır. Normalde iyi anlatan biri yüksek beklenti altında lafı dolaştırır.

Bu durum “aslında o kadar iyi değilmiş” anlamına gelmez. Bazen insan iyidir; ama kaygı, iyi olduğu şeye erişimini keser.

Stres beynin yönetici katını aşağı çekebilir

Kaygı ve stres yalnızca psikolojik düzeyde değil, nörobiyolojik düzeyde de performansı etkiler.

Prefrontal korteks; dikkat, çalışma belleği, dürtü kontrolü, planlama ve karar verme gibi üst düzey işlevlerle ilişkilidir. Yüksek stres altında bu sistemin verimliliği bozulabilir. Amy Arnsten’in stresin prefrontal korteks üzerindeki etkilerine ilişkin çalışmaları, yoğun stresin beynin daha üst düzey düzenleme kapasitesini zayıflatıp davranışı daha otomatik, daha tepkisel devrelere kaydırabildiğini gösterir.

Bu, gündelik hayatta şu anlama gelir: İnsan daha dar düşünür. Daha hızlı savunmaya geçer. Daha az dinler. Daha kolay tehdit algılar. Daha önce bildiği şeyi o anda kullanamayabilir.

Yani yüksek kaygı, insanı aptallaştırmaz. Ama insanı kendi daha zeki halinden uzaklaştırabilir.

Test kaygısı bize ne anlatıyor?

Kaygının performans üzerindeki etkisi eğitim alanında da uzun süredir incelenir. Test kaygısı üzerine yapılan meta-analitik çalışmalar, test kaygısının akademik performans göstergeleriyle negatif ilişkili olduğunu gösterir.

Bu bulgu sadece okul için önemli değildir. Çünkü iş hayatında da sürekli küçük sınavlar vardır.

Sunum bir sınavdır. Müşteri görüşmesi bir sınavdır. Yönetim toplantısı bir sınavdır. Maaş pazarlığı bir sınavdır. Performans değerlendirmesi bir sınavdır.

İnsan her sınavda yalnızca bilgisiyle değil, kaygısını yönetme biçimiyle de performans gösterir. Bilmek yetmez. Bildiklerine erişebilecek kadar sakin kalmak gerekir.

Kaygıyı yönetmek rahatlamak değildir

Kaygı yönetimi çoğu zaman yanlış biçimde “rahatla” tavsiyesine indirgenir. Oysa performans anında insana sadece rahatlamasını söylemek çoğu zaman işe yaramaz. Hatta bazen daha da gerer. Çünkü kişi zaten rahatlayamadığı için kaygılıdır.

Daha doğru hedef şudur: Kaygıyı yok etmek değil, kaygının sahneyi yönetmesini engellemek.

Bunun için insanın önce kaygısının ne yaptığını görmesi gerekir. Kaygı dikkati nereye çekiyor? Hangi felaket senaryosunu büyütüyor? Hangi cümleyi söylemeyi zorlaştırıyor? Hangi bedensel tepkiyi tehdit gibi yorumluyor? Hangi anda kişi işten çıkıp kendini izlemeye başlıyor?

Çünkü kaygı çoğu zaman içeride büyük ve belirsiz bir bulut gibi yaşanır. Adı konduğunda küçülür. Sahnedeki işlevi görüldüğünde yönetilebilir hale gelir.

FilozofKral açısından mesele

FilozofKral’ın ilgilendiği yer tam burasıdır: İnsanın yaşadığı iç durumu doğru okuyup sahnedeki davranışını yeniden düzenleyebilmesi.

Kaygı çoğu zaman insanın düşmanı gibi görünür. Ama her kaygı düşman değildir. Bazı kaygılar bilgi taşır: “Bu konu önemli.” “Burada risk var.” “Hazırlık gerekiyor.” “Dikkatli ol.”

Fakat kaygı dozunu aştığında bilgi taşımayı bırakır, yönetimi ele geçirir.

İyi performans, kaygısızlık değildir. İyi performans, kaygıya rağmen sahneyi okuyabilmektir.

Bir insanın sunumda, toplantıda, müşteri karşısında veya karar anında ihtiyacı olan şey bazen daha fazla bilgi değildir. Zaten bildiği şeyi, kaygının gürültüsü altında kaybetmemeyi öğrenmesidir.

Sonuç: Performans sakinlikten değil, doğru gerilimden doğar

İnsanın amacı hiçbir şey hissetmemek değildir. Hiç kaygı duymamak çoğu zaman mümkün olmadığı gibi gerekli de değildir. Önemli olan, kaygının performansı taşıyan bir uyarı mı, yoksa performansı bozan bir iç gürültü mü haline geldiğini ayırt edebilmektir.

Bir miktar stres insanı toplar. Fazlası dağıtır. Bir miktar önem hissi dikkati keskinleştirir. Fazlası dikkati benliğe kilitler. Bir miktar baskı hazırlığı artırır. Fazlası çalışma belleğini daraltır.

Bu yüzden kaygı performansın dışında bir konu değildir. Performansın tam merkezindedir.

Geleceğin iş hayatında yalnızca daha çok bilenler değil; baskı altında bildiğine erişebilenler, kaygı yükseldiğinde sahneyi kaybetmeyenler ve kendi zihinsel kaynaklarını doğru yerde tutabilenler öne çıkacak.

Kaynak dayanakları

Paylaş

X